DR. SADIK AKYAR, F35 PROJESİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ KONULARA DEĞİNDİ

Haberler

GAÜ'DEN

DR. SADIK AKYAR, F35 PROJESİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ KONULARA DEĞİNDİ

Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Siyasal Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Görevlisi ve GAÜ Uluslararası Güvenlik Araştırmaları Merkezi Müdürü Dr. Sadık Akyar, 21 Haziran 2018’de Türk Hava Kuvvetlerine ilk teslimatı planlanan F-35 uçağı projesi hakkında bilgi verdi.

Akyar açıklamasında, bu projenin, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze sistemi alımı ile ilgisini ortaya koymak olduğunu belirterek, Amerikan Temsilciler Meclisi’nde alınan karar ve kamuoyunda konu ile ilgili tartışmaları incelediğini ifade etti.
Dr. Sadık Akyar, F-35 projesinin ortaya çıkması, gelişmesi, Türkiye’nin projeye dahil olması ve gelinen aşamalar ile ilgili açıklmasının devamında şunları belirtti; 
“Modern savaş uçaklarının özelliklerine baktığımızda iki tür dizayn öne çıkmaktadır. Bu dizaynlar; Hava-Hava muharebeleri için “Avcı” F-16 türü ve Hava-Yer görevleri için “Bombardıman” F-4 Fantom türü uçaklardır. Her ne kadar günümüzde uçaklar Av-Bombardıman görevlerinin her ikisinde kullanılsa da, havacılıkta böyle bir sınıflandırma yapılmaktadır. Bu nedenle F-35 uçağı, her iki tipteki uçakların (Av/Bombardıman) görevlerini tek bir uçak üzerinde birleştirerek, tüm görevleri yerine getirmek için tasarlanmış bir savaş uçağıdır. Özellikle havacılık çevrelerinde, ABD’nin pilotlu olarak üreteceği “son savaş uçağı” olacağı belirtilmektedir. Uçağın ismi, 2’nci Dünya Harbi esnasında kullanılan “P-38 Lighting” uçağından gelmektedir. Bu nedenle uçağın proje ismi “Joint Strike Fighter (JSF)- Müşterek Taarruz Uçağı”, kod ismi ise F-35 Lighting II’dir. “II” ibaresi uçağa bu nedenle verilmiştir.
“Türkiye projeye, 12 Temmuz 2002 tarihinde Katılmıştır”
Projenin ABD’de başlama tarihi 1996’dır. Türkiye projeye, 12 Temmuz 2002 tarihinde Savunma Sanayii İcra Komitesi (SSİK) kararına istinaden yedinci uluslararası partner olarak katılmıştır. Projede toplam dokuz ülke yer almaktadır. Bu ülkeler, projeye verdikleri finansal katkıya göre sınıflandırılmaktadır. ABD (Birincil üretici ve destekçi), İngiltere (Birinci seviye katılımcı), İtalya ve Hollanda (İkinci seviye katılımcı), Türkiye, Kanada, Avustralya, Norveç ve Danimarka’dır (Üçüncü seviye katılımcı). Ayrıca İsrail ve Singapur da, “Güvenlik İşbirliği” katılımcıları olarak projede yer almaktadır.
“Türkiye’nin F-35’lerden opsiyonlar hariç yaklaşık 116 adet alacağı yetkili makamlarca bir çok kez ifade edilmiştir”
Türkiye’nin F-35’lerden opsiyonlar hariç yaklaşık 116 adet alacağı yetkili makamlarca bir çok kez ifade edilmiştir. Başlangıçta tüm uçakların, Hava Kuvvetleri için CTOL (Conventional Take Off and Landing- geleneksel pistlerden kalkış ve iniş için) versiyonu olması öngörülmekteydi. Ancak, son zamanlarda SSM tarafından basına verilen bilgilendirmelerde, Türk Deniz Kuvvetleri için üretilen LPD (Landing Platform Dock-Havuzlu Çıkarma Gemisi) için bir miktar uçağın (yaklaşık 12 adet) STOVL (Short Take Off and Vertical Landing- Kısa Pistten Kalkış ve Dikine İniş) kabiliyetli olacağı belirtilmektedir. Kanaatimizce böyle bir düzenlemenin, LPD gemisinin ana karadan uzakta, daha önce meydana gelen, Libya ve Somali gibi operasyonlarda görev etkinliğini artıracağı düşünülmektedir. İlk uçağın 21 Haziran 2018 tarihinde yapılacak bir tören ile Hava Kuvvetleri envanterine girmesi planlanmıştır. Ancak, burada bir konu üzerinde durulması gerekmektedir. Türkiye bir seçim arifesinde olduğundan, iç politikayı da etkilemek için olası bir erteleme de göz önünde bulundurulmalıdır. ABD Temsilciler Meclisi’nde Mayıs ayının sonunda görüşülen 2019 Yılı Savunma Harcamaları Bütçe Kanunu (National Defense Authorization Act For Fiscal Year 2019 https://www.congress.gov/…/bi…/hr5515/BILLS-115hr5515pcs.pdf ) görüşmeleri esnasında, Meclis tarafından F-35 uçaklarının Türkiye ‘ye verilmesi ile ilgili bir kısıtlamanın olduğu gündeme gelmiş ve kamuoyunda Türk ABD ilişkileri ayrı bir boyuta taşınmıştır. Bu kısıtlamanın başlıca nedeninin de, Türkiye’nin Rus yapımı S-400 füze sistemini satın almasıyla olduğu belirtilmiştir. Aslında bu karar, ABD Savunma Bakanlığı’nın 2019 Bütçe Kanunu’nun görüşülmesi esnasında ortaya çıkmıştır. Yani direkt olarak, Temsilciler Meclisi veya Senato Türkiye’yi hedef alarak bir karar almamıştır. Bu kısıtlama yaklaşık 1802 sayfadan ibaret olan bir kanun tasarısında yer almaktadır. Ancak burada önemli olan, bu tasarının gözden kaçarak, kongreden geçmesi ve Başkan’ın onayından sonra yürürlüğe girerek Türkiye’nin bir oldubitti ile karşı karşıya kalabilme riskidir. Bu nedenle konunun, ABD’de bulunan temsilciliklerimiz tarafından yakinen takip edilmesi gerektiği öngörülmektedir. Tasarıda belirtilen ve ABD Savunma Bakanlığı tarafından hazırlanması istenen bu rapor sadece F-35 uçaklarını değil, Patriot hava savunma sistemleri, ABD’den 2016 yılında tedarik edilen CH-47 ağır nakliye ile Kobra, Skorsky helikopterleri ve F-16 uçakları gibi “Ortak Üretilen veya Kullanılan” tüm sistemleri kapsamaktadır. Bu rapor hazırlanıncaya kadar da, bu tür ana ve büyük projeler ile ilgili teslimatların yapılmamasını kapsamaktadır. Bunun yanında, başta F-35 olmak üzere büyük sistemlerin teslimatına ilişkin kısıtlama, Türkiye’nin Rusya’dan satın alacağı S-400 sistemleri ile birlikte, ABD ile son zamanlarda yaşanan negatif gelişmelerle de ilişkilendirilmektedir.
Aslında, ABD ile F-35 uçakları tedariki ve Rusya’dan S-400 sistemlerinin satın alınması ile ilgili gelinen aşamada iki olgu ön plana çıkmaktadır. Bunlar; “Siyasi ve Teknik çıkmaz” konularıdır. Görünen odur ki, Türkiye ve ABD arasında, Suriye Krizi, daha sonra S-400 füze sistemlerinin Rusya’dan tedariki konusunda oluşan “Siyasi Çıkmaz” özellikle, Suriye’nin doğusundaki Menbiç’in kontrolü üzerinde varılan mutabakat ile aşılma yönünde bir mesafe almış, Türkiye’nin Kandil bölgesine yaptığı harekat da göz önünde bulundurulduğunda mesafe almaya devam etmektedir. Bu krizin aşılmasında tarafların birbirlerini anlamaları için önemli konunun “Teknik Çıkmaz” olduğu düşünülmektedir. Yani gerçekten ABD’li yetkililerin iddia ettiği gibi, Rusya’dan alınacak S-400 sistemlerinin teknolojik imkan ve kabiliyetinin, F-35 uçaklarının bazı özelliklerinin deşifre olmasına, özellikle uçağın STEALTH (Radar izi görünmezliği) konusunu akamete uğratması durumunda, söz konusu sistemler ile ilgili olarak Türkiye’yi önemli kararlar almaya zorlayabilecektir. Bu durumda akıllara, daha önceki yazımızda gündeme getirdiğimiz, Yunanistan’ın elindeki S-300 füze sistemlerinin NATO ülkeleri ve F-35 uçakları için bir mahsur taşıyıp taşımadığı konusudur. Ancak şu da bir gerçektir ki, S-300’lerin teknolojisi 2000’li yılların teknolojisidir. O günkü IT teknolojisi ile, bugün IT teknolojisinin geldiği boyut göz önünde bulundurulduğunda, belki konu siyasi olarak aynı olsa da, teknik olarak daha sofistike olduğu gerçektir.

“F-35 projesinde Türkiye’nin dışarıda bırakılması, projenin kısa ve orta vadede sürdürülebilirliğini Aksatacaktır”
Konu ile ilgili gündeme gelen bir başka husus ise “Eksen Kayması” konusudur. Yani mevcut kriz kartopu etkisi ile büyüyerek çözülmez bir hale gelirse, Türkiye ABD menşeli bir savunma yapısından, Rus menşeli silah ve ekipmanların olduğu bir savunma yapısına geçebilir mi? Eğer ABD bu konuyu bir “Siyasi Çıkmaz” haline getirirse, Türkiye de zorunlu olarak bir “Teknik Çıkmaz” ile karşı karşıya kalacak ve bir seçim yapma durumuna gelecektir. Belki de Türkiye hiç istemediği halde, şartlar öyle oluştuğu için Rus menşeli silah ve ekipmanlardan oluşan bir savunma yapısına geçmek durumunda kalarak “Eksen Kayması” pozisyonuna zorlanabilir. Çünkü belirtildiği gibi, ABD’nin bu kararı sadece F-35 projesi ile sınırlı değildir. Ancak, ABD tarihi incelendiğinde böyle bir uygulamanın da pek mümkün olmadığı sonucuna varılmaktadır. Çünkü ABD 1947’de Hindistan’ın, 1955’de Mısır’ın Rus menşeli askeri ekipmanlar kullanmasını değiştirmek için uzun yıllar mücadele vermiş ve bunu da zaman içerisinde başarmıştır. Hatta, ABD’nin bu konuda daha da ileri giderek, 1985 yılında, İran’a dahi, ABD’nin Lübnan elçiliğinde tutsak edilen görevlilerin serbest bırakılmaları karşılığında kendi ambargosunu delerek gizlice silah sattığı bilinmektedir. Dolayısıyle, ABD son zamanlarda sorunlar yaşasa da Türkiye gibi bir ülkenin Rusya tarafında yer almasını, Türkiye’nin ise, bir eksen kayması sonucunda, silahlı kuvvetlerinde; harbe hazırlık, bakım, onarım ve eğitimde yaşayabileceği hassas durumlar nedeniyle böyle bir yola başvuracağı uzak bir ihtimal olarak gözükmektedir. Ayrıca böyle bir tercih ABD’nin tarihi politikaları ile tamamen tezat bir durum yaratmaktadır. F-35 projesinde Türkiye’nin dışarıda bırakılması, projenin kısa ve orta vadede sürdürülebilirliği (survivability) konusunda akamete uğrayacağı konusudur. Çünkü Türkiye, alınacak uçakların motorlarının nihai montaj hattı ile, Avrupa ülkelerinde kullanılacak F-35lerin motorlarının; bakım, onarım, test ve revizyon işlemleri Eskişehir’de bulunan 1.’ci Hava İkmal Bakım Merkezi’nde (HİBM) yapılacaktır. Sırf bu husus bile Türkiye’nin projede üstlendiği rolün önemini göstermektedir.

Rusya ile başta Suriye olmak üzere diğer alanlardaki ilişkiler göz önünde bulundurulduğunda Türkiye S-400’lerin alımından da vazgeçecek gibi durmamaktadır. Ancak, ABD’nin çekince ve kısıtlamaları da göz önünde bulundurulduğunda bazı çözüm yollarının olduğu düşünülmektedir. Bunlardan birincisi olarak; alınacak sistemlerin, NATO sistemlerine entegrasyonunu kolaylaştıracak şekilde, Türkiye’ye ait milli yazılımlar ile teçhiz edilmesini, NATO sistemleri ve F-35 uçaklarının performansını olumsuz yönde etkileyecek etkilişimlerden kaçınmak için, sanal hava boşlukları gibi bazı ilave yazılım tekniklerinin kullanılmasının ABD ve NATO’yu rahatlatacak tedbirler olarak ön plana çıktığı görülmektedir. Alınacak sistemlerin yazılımının milli olmasının diğer bir faydası da Türkiye’nin Suriye, İran ve hatta ileride Rusya ile yaşanabilecek bir krizde Türkiye’nin beka ve emniyeti için hayati olduğu da unutulmamalıdır. Çünkü, ülkeler dış politika ve bunları yerine getirecek araçları “En kötü Senaryo”yu karşılayacak şekilde oluşturmak zorundadırlar. İkinci çözüm önerisi olarak ise; başta F-35 ve buna bağlı olarak, S-400 füze sistemlerinin alımı ile ilgili problemlerin, Türk- ABD ilişkilerinde son zamanlarda yaşanan problem sahalarından ayrıştırılarak her bir olay için ayrı ayrı ve adım adım olacak şekilde “Case by Case“ ve “Step by Step” prensiplerine uygun olarak çözümünün, ilişkilerin iyileştirilmesinde ivme kazandıracağı, problemlerin çözümünde mesafe aldıracağı öngörülmektedir. İlişkilerin iyileştirilmesi ile ilgili diğer bir çözüm önerisinin de, her iki taraftan gelen konu ile direk ilgili ve sorumlu olmayan siyasi ve bürokratların olumsuz söylemleridir. Bu tür söylemlerin sorunun çözümüne olumlu katkı yapması bir tarafa, bazı konularda konuyu çözümsüzlüğe dahi sürükleyebildiği, özellikle Türkiye’ye maddi ve manevi kayıplara neden olduğu, imajını da olumsuz etkilediği düşünülmektedir.

Sonuç olarak; S-400 füze sistemlerinin satın alınmasının, Türkiye’ye F-35 uçaklarının teslimatı ile ilgili bir sorun yaşatsa da, ABD ile yapılacak görüşmeler ile bu sorunların aşılabileceği, “eksen kayması” konusunun hem ABD hem de Türkiye’nin çıkarları ile uyuşmadığı, satın alınacak S-400 sistemlerine milli yazılımların ve sistemlerin yüklenmesinin hayati bir konu olduğu, teslimatta yaşanabilecek sorunların, konuya soğukkanlı ve duyarlı yaklaşarak aşılabileceği öngörülmektedir. F-35 uçakları ile ilgili, Türkiye’nin dikkat etmesi gereken diğer önemli bir konunun ise; bu uçakların uçuş ve bakım ekibinin seçiminin; herhangi bir cemaat, oluşum ve siyasi akımlara göre yapılmaması, liyakata göre seçilmesi ve eğitimlerinin bu esaslarda verilmesi gerektiği konusudur. Seçimler ve eğitimler uluslararası standartlara göre yapıldığı takdirde, Türk insanının doğasında olan özellikler ile bu uçakların etkinliği, diğer ülkelerdeki uçakların etkinliğinden fazla olacağı muhakkaktır. Bu da, her şeye rağmen dünyada önemli bir güç olarak yer alan TSK ve THK’lerinin gücüne kuvvet çarpanı etkisi olarak yansıyacaktır.”